
İzmir son günlerde Akdenizin incisi olmaktan çok, “çöp dağlarının başkenti” gibi.
Sabah işe giderken artık martı seslerinden çok, poşet hışırtısı duyuluyor. Rüzgâr bile poşetleri yan yana uçuruyor — sanki kentin yeni dekoru olmuşlar.
Ama kabul edelim, bu manzaranın bir tarafı trajikse, diğer tarafı da komik. Çünkü İzmirli pes etmiyor. Adam elinde kahvesiyle çöplerin arasından geçip “ohh mis gibi İzmir sabahı” diyor. Kadınlar balkonlarından “aman kediler aç kalmasın” diye çöplerin üstüne mama bırakıyor. Haliyle kediler memnun, köpekler coşkulu, sadece insanlar biraz burunlarını kısmış durumda.
Bir yandan belediye çalışanlarını da anlamak lazım. Onlar olmasa şehir bir gün içinde distopik filme dönebiliyor. Ama belki de bu grev bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlattı:
Temizlik deyince aklımıza sadece sabun geliyordu, emek gelmiyordu. Şimdi sokağa her adım attığımızda o emeğin eksikliğini görüyoruz — ve belki de ilk defa gerçekten fark ediyoruz.
Akşam eve dönerken burnumda tuhaf bir karışım var: deniz, poğaça, biraz da çöp. Gülüyorum çünkü şehir yine kendi kokusunu bulmuş.
Trajikomik ama çok bizden.


